Melis
New member
İşte burada edebiyat ile psikoloji, hukuk ve sosyoloji birbirine yaklaşıyor.
Peki Kadın Yazarlar Neden Ayrı Bir Başlıkta Düşünülmeli?
“En iyi yabancı yazar” tartışmalarında klasik listelerin erkek yazarlar etrafında yoğunlaşması dikkat çekici.
Fakat bunun karşısına “kadınlar daha duygusal yazar, erkekler daha stratejik yazar” gibi başka bir klişe koymak da doğru değil. Yazarın cinsiyeti, eserin nasıl yazıldığını tek başına açıklamaz.
Örneğin Jane Austen, insan ilişkilerini anlatırken sosyal sınıf, ekonomik güvence, evlilik piyasası ve toplumsal beklentileri son derece keskin biçimde işleyebilir. Bu yalnızca “duygusal” bir edebiyat değildir; aynı zamanda toplumun işleyişini inceleyen bir anlatıdır.
Murasaki Shikibu örneği daha da çarpıcı. Genji Monogatari yaklaşık 11. yüzyılın başlarında Japonya’da ortaya çıktı ve uzun süre Japon edebiyatının temel eserlerinden biri olarak değerlendirildi. Britannica’nın eski edebiyat kayıtlarında eser, Japonya’daki ilk roman olarak tanımlanıyor.
BBC’nin farklı ülkelerden uzmanların oylarıyla oluşturduğu seçkide de Pride and Prejudice, Frankenstein, Beloved, Jane Eyre ve The Handmaid’s Tale gibi kadın yazarların eserleri üst sıralarda yer alıyor.
Dolayısıyla “en iyi yabancı yazar” ararken yalnızca geleneksel erkek merkezli kanona bakmak, edebiyat tarihinin önemli bir bölümünü eksik bırakabilir.
Erkek Okur ve Kadın Okur Meselesine Nasıl Bakmalı?
Forumlarda sık sık “erkekler daha çok aksiyon ve strateji sever, kadınlar ise ilişkilere ve duygulara bakar” türü yorumlar görüyorum. Bu yorumların bazı okurların kişisel deneyimlerini ifade etmesi mümkün; fakat bunları genel bir kural olarak kabul etmek doğru olmaz.
Örneğin Tolstoy okuyan bir erkek, Anna Karenina’daki ilişkiler üzerinden kitabı değerlendirebilir. Bir kadın okur ise Savaş ve Barışın askeri stratejilerini ve tarihsel yapısını merkeze alabilir. Aynı şekilde bir erkek Dostoyevski’de empati ve aile ilişkilerini keşfedebilirken bir kadın okur onun ahlaki ve felsefi tartışmalarına yoğunlaşabilir.
Bence daha kullanışlı ayrım cinsiyet değil, okuma amacı.
Bazı insanlar edebiyatta çözüm, yapı, strateji ve fikir arıyor. Bazıları karakterlerin ilişkilerini, kırılganlıklarını ve sosyal çevresini önemsiyor. Bazıları ise dilin kendisini inceliyor.
İyi edebiyatın avantajı zaten bu farklı okuma biçimlerine dayanabilmesi.
“En İyi”yi Ölçmek İçin Bir Veri Seti Oluşturabilir miyiz?
Teorik olarak evet.
Bir yazarın etkisini değerlendirmek için şu değişkenlere bakabiliriz:
1. Zamansal dayanıklılık: Eserleri 50, 100 veya 200 yıl sonra hâlâ okunuyor mu?
2. Kültürlerarası etki: Farklı ülkelerde çevriliyor ve yeniden yorumlanıyor mu?
3. Edebî yenilik: Yazar kendisinden önceki anlatım biçimlerini değiştirmiş mi?
4. Disiplinlerarası etki: Eserleri psikoloji, sosyoloji, felsefe, tarih veya sinema gibi alanlarda tartışılıyor mu?
5. Okur etkisi: Eserler akademik çevrenin dışındaki geniş okur kitlelerine ulaşabiliyor mu?
Bu ölçütleri kullanırsak tek bir “şampiyon” çıkarmak yine zor olur. Çünkü Shakespeare dil ve tiyatro açısından, Tolstoy toplum ve tarih açısından, Dostoyevski psikoloji ve ahlak açısından, Austen sosyal ilişkiler açısından, Murasaki ise erken roman tarihi açısından olağanüstü sonuçlar ortaya koyuyor.
Yani ölçüm sistemini değiştirdiğimizde sonuç da değişiyor.
Peki Ben Tek Bir İsim Vermek Zorunda Olsaydım?
Burada “en iyi” kelimesini nesnel bir gerçek gibi kullanmak yerine kişisel okuma tercihim üzerinden konuşmayı daha doğru buluyorum.
Eğer kriterim edebiyatın farklı türlerini etkileme, karakter yaratma, dil kullanımı, sahneye ve sinemaya uyarlanabilirlik ve yüzyıllar boyunca kültürel etkisini koruma olsaydı, Shakespeare çok güçlü bir aday olurdu.
Ama kriterim roman sanatının insan psikolojisini ve toplumsal hayatı aynı anda inceleme kapasitesi olsaydı Tolstoy veya Dostoyevski için çok güçlü gerekçeler kurulabilir.
Kriterim kadınların ve erkeklerin ilişkiler, sınıf ve toplumsal beklentiler içindeki konumlarını ironik ve incelikli biçimde göstermek olsaydı Jane Austen’i konuşmadan geçmek mümkün olmazdı.
Kriterim modern romanın tarihsel gelişimi olsaydı Murasaki Shikibu gibi isimleri dışarıda bırakmak büyük bir eksiklik olurdu.
Dolayısıyla burada “kazanan” ilan etmek yerine farklı ölçütlerin farklı yazarları öne çıkardığını kabul etmek daha dürüst.
Eleştirilmesi Gereken Bir Başka Nokta: Kanon Nasıl Oluşuyor?
Bir yazarın “büyük” kabul edilmesi yalnızca yazdığı metinle belirlenmiyor.
Üniversitelerin müfredatları, yayınevleri, çevirmenler, eleştirmenler, ödüller, sinema uyarlamaları ve kültürel kurumlar da hangi yazarların görünür olacağını etkiliyor.
BBC’nin 2018’de farklı ülkelerden uzmanların katkısıyla hazırladığı seçki bu açıdan ilginç bir örnek. Listede Homer, Shakespeare, Dostoyevski, Tolstoy ve Austen gibi klasik isimlerin yanında Chinua Achebe, Toni Morrison, Gabriel García Márquez ve J.K. Rowling gibi farklı dönem ve coğrafyalardan yazarlar da bulunuyor.
Bu bize önemli bir şey söylüyor: “Dünya edebiyatı” tek bir ülkenin veya tek bir dönemin edebiyatı değildir.
Sonuç: En İyi Yabancı Yazar Değil, Hangi Kriterle En İyi?
“En iyi yabancı yazar kimdir?” sorusuna tek bir isim verip tartışmayı kapatmak kolay olurdu. Fakat edebiyat açısından daha ilginç olan, o isme neden ulaştığımızı sorgulamak.
Shakespeare için tiyatro ve dil etkisinden, Tolstoy için toplumsal ve tarihsel kapsamdan, Dostoyevski için psikolojik derinlikten, Austen için sosyal ilişkilerin analizinden, Murasaki için roman tarihindeki öncü konumdan söz edebiliriz.
Bu nedenle benim için “en iyi” sorusundan daha verimli soru şu:
Hangi yazar, hangi ölçüte göre daha etkileyici?
Çünkü edebiyat bir yarışma tablosu değil. Bir kitabın değeri yalnızca kaç kişinin onu “en iyi” ilan ettiğine bağlı değil; farklı dönemlerde farklı insanlara yeni düşünme biçimleri kazandırabilmesine de bağlı.
Forumda bence asıl tartışmaya değer sorular şunlar:
Bir yazarı büyük yapan şey dil midir, fikir midir, karakterler midir, yoksa zaman karşısında ayakta kalabilmesi mi?
Shakespeare’in yüzyıllar sonra hâlâ okunması, onu diğer yazarlardan nesnel olarak üstün mü yapar, yoksa yalnızca olağanüstü kalıcı bir etki mi gösterir?
Tolstoy’un toplum panoraması mı, Dostoyevski’nin insan zihnine inişi mi daha güçlü bir edebî başarıdır?
Kadın yazarların klasik edebiyat kanonundaki görünürlüğü tarih boyunca yeterince temsil edildi mi?
Bir kitabı “dünyanın en iyisi” yapan şey eleştirmenlerin görüşü mü, okurların ilgisi mi, akademik etkisi mi, yoksa bunların birleşimi mi?
Bence güzel bir edebiyat tartışması, tek bir isim üzerinde anlaşmakla değil, neden o ismi seçtiğimizi açıklayabilmekle başlıyor.
Peki Kadın Yazarlar Neden Ayrı Bir Başlıkta Düşünülmeli?
“En iyi yabancı yazar” tartışmalarında klasik listelerin erkek yazarlar etrafında yoğunlaşması dikkat çekici.
Fakat bunun karşısına “kadınlar daha duygusal yazar, erkekler daha stratejik yazar” gibi başka bir klişe koymak da doğru değil. Yazarın cinsiyeti, eserin nasıl yazıldığını tek başına açıklamaz.
Örneğin Jane Austen, insan ilişkilerini anlatırken sosyal sınıf, ekonomik güvence, evlilik piyasası ve toplumsal beklentileri son derece keskin biçimde işleyebilir. Bu yalnızca “duygusal” bir edebiyat değildir; aynı zamanda toplumun işleyişini inceleyen bir anlatıdır.
Murasaki Shikibu örneği daha da çarpıcı. Genji Monogatari yaklaşık 11. yüzyılın başlarında Japonya’da ortaya çıktı ve uzun süre Japon edebiyatının temel eserlerinden biri olarak değerlendirildi. Britannica’nın eski edebiyat kayıtlarında eser, Japonya’daki ilk roman olarak tanımlanıyor.
BBC’nin farklı ülkelerden uzmanların oylarıyla oluşturduğu seçkide de Pride and Prejudice, Frankenstein, Beloved, Jane Eyre ve The Handmaid’s Tale gibi kadın yazarların eserleri üst sıralarda yer alıyor.
Dolayısıyla “en iyi yabancı yazar” ararken yalnızca geleneksel erkek merkezli kanona bakmak, edebiyat tarihinin önemli bir bölümünü eksik bırakabilir.
Erkek Okur ve Kadın Okur Meselesine Nasıl Bakmalı?
Forumlarda sık sık “erkekler daha çok aksiyon ve strateji sever, kadınlar ise ilişkilere ve duygulara bakar” türü yorumlar görüyorum. Bu yorumların bazı okurların kişisel deneyimlerini ifade etmesi mümkün; fakat bunları genel bir kural olarak kabul etmek doğru olmaz.
Örneğin Tolstoy okuyan bir erkek, Anna Karenina’daki ilişkiler üzerinden kitabı değerlendirebilir. Bir kadın okur ise Savaş ve Barışın askeri stratejilerini ve tarihsel yapısını merkeze alabilir. Aynı şekilde bir erkek Dostoyevski’de empati ve aile ilişkilerini keşfedebilirken bir kadın okur onun ahlaki ve felsefi tartışmalarına yoğunlaşabilir.
Bence daha kullanışlı ayrım cinsiyet değil, okuma amacı.
Bazı insanlar edebiyatta çözüm, yapı, strateji ve fikir arıyor. Bazıları karakterlerin ilişkilerini, kırılganlıklarını ve sosyal çevresini önemsiyor. Bazıları ise dilin kendisini inceliyor.
İyi edebiyatın avantajı zaten bu farklı okuma biçimlerine dayanabilmesi.
“En İyi”yi Ölçmek İçin Bir Veri Seti Oluşturabilir miyiz?
Teorik olarak evet.
Bir yazarın etkisini değerlendirmek için şu değişkenlere bakabiliriz:
1. Zamansal dayanıklılık: Eserleri 50, 100 veya 200 yıl sonra hâlâ okunuyor mu?
2. Kültürlerarası etki: Farklı ülkelerde çevriliyor ve yeniden yorumlanıyor mu?
3. Edebî yenilik: Yazar kendisinden önceki anlatım biçimlerini değiştirmiş mi?
4. Disiplinlerarası etki: Eserleri psikoloji, sosyoloji, felsefe, tarih veya sinema gibi alanlarda tartışılıyor mu?
5. Okur etkisi: Eserler akademik çevrenin dışındaki geniş okur kitlelerine ulaşabiliyor mu?
Bu ölçütleri kullanırsak tek bir “şampiyon” çıkarmak yine zor olur. Çünkü Shakespeare dil ve tiyatro açısından, Tolstoy toplum ve tarih açısından, Dostoyevski psikoloji ve ahlak açısından, Austen sosyal ilişkiler açısından, Murasaki ise erken roman tarihi açısından olağanüstü sonuçlar ortaya koyuyor.
Yani ölçüm sistemini değiştirdiğimizde sonuç da değişiyor.
Peki Ben Tek Bir İsim Vermek Zorunda Olsaydım?
Burada “en iyi” kelimesini nesnel bir gerçek gibi kullanmak yerine kişisel okuma tercihim üzerinden konuşmayı daha doğru buluyorum.
Eğer kriterim edebiyatın farklı türlerini etkileme, karakter yaratma, dil kullanımı, sahneye ve sinemaya uyarlanabilirlik ve yüzyıllar boyunca kültürel etkisini koruma olsaydı, Shakespeare çok güçlü bir aday olurdu.
Ama kriterim roman sanatının insan psikolojisini ve toplumsal hayatı aynı anda inceleme kapasitesi olsaydı Tolstoy veya Dostoyevski için çok güçlü gerekçeler kurulabilir.
Kriterim kadınların ve erkeklerin ilişkiler, sınıf ve toplumsal beklentiler içindeki konumlarını ironik ve incelikli biçimde göstermek olsaydı Jane Austen’i konuşmadan geçmek mümkün olmazdı.
Kriterim modern romanın tarihsel gelişimi olsaydı Murasaki Shikibu gibi isimleri dışarıda bırakmak büyük bir eksiklik olurdu.
Dolayısıyla burada “kazanan” ilan etmek yerine farklı ölçütlerin farklı yazarları öne çıkardığını kabul etmek daha dürüst.
Eleştirilmesi Gereken Bir Başka Nokta: Kanon Nasıl Oluşuyor?
Bir yazarın “büyük” kabul edilmesi yalnızca yazdığı metinle belirlenmiyor.
Üniversitelerin müfredatları, yayınevleri, çevirmenler, eleştirmenler, ödüller, sinema uyarlamaları ve kültürel kurumlar da hangi yazarların görünür olacağını etkiliyor.
BBC’nin 2018’de farklı ülkelerden uzmanların katkısıyla hazırladığı seçki bu açıdan ilginç bir örnek. Listede Homer, Shakespeare, Dostoyevski, Tolstoy ve Austen gibi klasik isimlerin yanında Chinua Achebe, Toni Morrison, Gabriel García Márquez ve J.K. Rowling gibi farklı dönem ve coğrafyalardan yazarlar da bulunuyor.
Bu bize önemli bir şey söylüyor: “Dünya edebiyatı” tek bir ülkenin veya tek bir dönemin edebiyatı değildir.
Sonuç: En İyi Yabancı Yazar Değil, Hangi Kriterle En İyi?
“En iyi yabancı yazar kimdir?” sorusuna tek bir isim verip tartışmayı kapatmak kolay olurdu. Fakat edebiyat açısından daha ilginç olan, o isme neden ulaştığımızı sorgulamak.
Shakespeare için tiyatro ve dil etkisinden, Tolstoy için toplumsal ve tarihsel kapsamdan, Dostoyevski için psikolojik derinlikten, Austen için sosyal ilişkilerin analizinden, Murasaki için roman tarihindeki öncü konumdan söz edebiliriz.
Bu nedenle benim için “en iyi” sorusundan daha verimli soru şu:
Hangi yazar, hangi ölçüte göre daha etkileyici?
Çünkü edebiyat bir yarışma tablosu değil. Bir kitabın değeri yalnızca kaç kişinin onu “en iyi” ilan ettiğine bağlı değil; farklı dönemlerde farklı insanlara yeni düşünme biçimleri kazandırabilmesine de bağlı.
Forumda bence asıl tartışmaya değer sorular şunlar:
Bir yazarı büyük yapan şey dil midir, fikir midir, karakterler midir, yoksa zaman karşısında ayakta kalabilmesi mi?
Shakespeare’in yüzyıllar sonra hâlâ okunması, onu diğer yazarlardan nesnel olarak üstün mü yapar, yoksa yalnızca olağanüstü kalıcı bir etki mi gösterir?
Tolstoy’un toplum panoraması mı, Dostoyevski’nin insan zihnine inişi mi daha güçlü bir edebî başarıdır?
Kadın yazarların klasik edebiyat kanonundaki görünürlüğü tarih boyunca yeterince temsil edildi mi?
Bir kitabı “dünyanın en iyisi” yapan şey eleştirmenlerin görüşü mü, okurların ilgisi mi, akademik etkisi mi, yoksa bunların birleşimi mi?
Bence güzel bir edebiyat tartışması, tek bir isim üzerinde anlaşmakla değil, neden o ismi seçtiğimizi açıklayabilmekle başlıyor.