Piaget'in bilişsel gelişiminin en önemli faktor nedir ?

Melis

New member
Piaget’in Bilişsel Gelişiminde En Önemli Faktör Nedir?

Piaget’in Bilişsel Gelişiminde En Önemli Faktör Nedir?

Çocukların dünyayı nasıl anlamlandırdığını düşündüğümde, Piaget’in kuramındaki en ilginç noktanın “çocuk ne kadar bilgi biliyor?” sorusundan çok, “bildiği şey artık yetmediğinde zihni ne yapıyor?” sorusu olduğunu düşünüyorum. Bir çocuğun daha önce işe yarayan düşünme biçimi yeni bir deneyim karşısında yetersiz kaldığında ortaya çıkan zihinsel gerilim, bilişsel gelişimin motorlarından biri olarak görülebilir. Bu nedenle Piaget’in bilişsel gelişiminde tek bir faktör seçmem gerekirse, en merkezi kavramın dengelemeye (equilibration) dayalı uyum süreci olduğunu söylemek daha doğru olur.

Ancak bunu “çocuk yalnızca kendi zihninde gelişir” şeklinde yorumlamak eksik kalır. Deneyim, çevre, sosyal etkileşim, dil, eğitim, biyolojik olgunlaşma ve kültürel bağlam bu sürecin içinde yer alır. Nitekim daha sonraki gelişim psikolojisi araştırmaları, Piaget’nin bazı evrensel ve aşamalı varsayımlarını yeniden değerlendirmiştir. Dolayısıyla asıl ilginç soru şudur: Bilişsel gelişimi başlatan şey dışarıdan verilen bilgi midir, yoksa çocuğun mevcut düşünme sistemiyle yeni deneyim arasındaki uyuşmazlık mıdır?

Bu soruyu bilimsel çalışmalar ışığında biraz daha yakından inceleyelim.

1. Piaget’nin Kuramında Temel Mekanizma: Dengeleme

Piaget’nin bilişsel gelişim anlayışında çocuk pasif bir bilgi alıcısı değildir. Çocuk, çevresiyle etkileşime girerek kendi bilişsel yapılarını oluşturur ve dönüştürür. Bu süreçte iki temel mekanizma öne çıkar: özümseme (assimilation) ve uyumsama (accommodation).

Özümseme, yeni deneyimin mevcut zihinsel şemalara dahil edilmesidir. Örneğin bir çocuk dört ayaklı ve tüylü bir hayvan gördüğünde onu daha önce öğrendiği “köpek” kategorisine yerleştirebilir. Fakat karşısına bir kedi çıktığında mevcut şeması yeterli olmayabilir. Çocuk önce kediyi köpek olarak değerlendirebilir; daha sonra gözlem ve deneyim sonucunda iki hayvan arasında ayrım yapmaya başlayabilir.

İşte burada uyumsama devreye girer. Zihin, mevcut şemayı değiştirmek veya yeni bir şema oluşturmak zorunda kalır.

Piaget açısından bilişsel gelişim, bu iki süreç arasındaki sürekli düzenlemeyle bağlantılıdır. Dengeleme ise zihnin mevcut bilişsel yapıları ile deneyimler arasındaki uyumsuzlukları gidermeye çalıştığı daha kapsamlı süreçtir.

Reid’in Piaget’nin kuramı üzerine yaptığı incelemede dengeleme, kuramın “essential, dynamic force”u, yani “temel, dinamik gücü” olarak tanımlanmıştır.

Bu açıdan bakıldığında gelişimin temelinde yalnızca deneyim miktarı bulunmaz. Deneyimin mevcut zihinsel yapı ile nasıl bir ilişki kurduğu önemlidir.

2. Bilişsel Çatışma Neden Bu Kadar Önemli?

Piaget’nin yaklaşımının en güçlü taraflarından biri, öğrenmeyi basit bir “bilgi ekleme” süreci olarak görmemesidir.

Bir çocuk her yeni bilgiyle otomatik olarak bilişsel olarak gelişmez. Eğer yeni bilgi mevcut düşünme sistemiyle tamamen uyumluysa çocuk yalnızca mevcut şemasını kullanabilir. Buna karşılık deneyim, çocuğun beklentisiyle çeliştiğinde daha güçlü bir bilişsel değişim ortaya çıkabilir.

Örneğin küçük bir çocuk, geniş ve kısa bir bardağın daha fazla su içerdiğini düşünebilir. Aynı miktardaki su daha uzun ve ince bir bardağa aktarıldığında miktarın değişmediğini fark etmek başlangıçtaki sezgisiyle çelişir. Bu çelişki, çocuğun “yükseklik = daha fazla miktar” şeklindeki basit ilişkisinin yeniden düzenlenmesine zemin hazırlayabilir.

Modern araştırmalarda Piaget’nin “dengelemeye” ilişkin düşüncelerinin hâlâ önemli bir teorik katkı olduğu, ancak bilişsel gelişimin yalnızca Piaget’nin öngördüğü genel aşamalarla açıklanamayacağı da vurgulanmaktadır. Roth, Slone ve Dar’ın değerlendirmesi, alanın zaman içinde alan-özgül ve alan-genel süreçlerin birlikte ele alındığı daha karmaşık modellere yöneldiğini belirtmektedir.

Dolayısıyla “en önemli faktör dengelemedir” demek, diğer faktörlerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Daha doğru ifade şudur: Piaget’nin kendi teorik sistemi içinde bilişsel gelişimi açıklayan merkezi mekanizma dengelemedir; fakat çağdaş gelişim psikolojisi bilişsel değişimi çok faktörlü bir süreç olarak ele alır.

3. Peki Çevre ve Deneyim Nerede Duruyor?

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Dengeleme mekanizması kendi başına boşlukta çalışmaz. Çocuğun zihinsel yapısında değişim meydana getiren “rahatsız edici” deneyimler çevreden gelir.

Çocuk nesneleri manipüle eder, insanlarla iletişim kurar, oyun oynar, sorular sorar, başarısız olur, yeniden dener ve sonuçları gözlemler. Dolayısıyla çevre, bilişsel gelişim için gerekli deneyimlerin kaynağıdır.

Modern araştırmalarda bu düşünce, öğrenmenin algısal ve sensorimotor süreçlerden daha karmaşık kavramsal yapılara doğru ilerleyebileceğini açıklamak amacıyla yeniden ele alınmıştır. Örneğin Piaget’nin dengeleme yaklaşımını çağdaş bir dinamik perspektiften inceleyen bir çalışma, bilişsel gelişimi “assimilation” ve “accommodation” arasındaki uyum süreci üzerinden ele almaktadır.

Burada araştırma yöntemleri açısından da önemli bir nokta var. Gelişim psikologları yalnızca çocukların ne söylediğine bakmaz. Deneysel görevler, problem çözme performansı, hata türleri, yaş grupları arasındaki farklılıklar ve çocukların belirli görevlerde verdikleri açıklamalar birlikte incelenebilir.

Yani bilimsel yaklaşım “Çocuk bunu biliyor mu?” sorusundan daha ileri gider ve “Çocuk hangi koşullarda, hangi stratejiyle ve hangi hataları yaparak bu sonuca ulaşıyor?” sorusunu sorar.

4. Sosyal Etkileşim Piaget’de Gerçekten İkinci Planda mı?

Piaget’nin sıklıkla “çocuğu toplumdan bağımsız küçük bilim insanı olarak gördüğü” söylenir. Ancak bu yorum fazla basitleştiricidir.

DeVries, Piaget’nin sosyal kuramını değerlendirdiği çalışmada, Piaget’nin bireysel bilişsel süreçlerle birlikte sosyal, ahlaki, duygusal ve entelektüel gelişimde sosyal ilişkileri de ele aldığını özellikle vurgular. Ayrıca bilişsel işlemler ile sosyal işbirliği arasında bağlantılar kurduğunu belirtir.

Benzer şekilde Müller ve Carpendale, Piaget’nin sosyal etkileşim konusundaki yaklaşımını yeniden değerlendirirken sosyal işbirliğinin ve dilin bilişsel gelişimdeki öneminin Piaget’nin düşüncesinde önemli bir yer tuttuğunu tartışmaktadır. Bununla birlikte yazarlar, Piaget’nin özellikle sensorimotor dönemde sosyal etkileşimin rolünü yeterince açıklamadığını ileri sürmektedir.

Bu nedenle sosyal etkileşimi Piaget’ye tamamen yabancı bir unsur gibi görmek doğru değildir. Fakat Vygotsky ile karşılaştırıldığında sosyal ve kültürel çevreye verilen teorik ağırlık farklıdır.

Burada güzel bir tartışma ortaya çıkıyor:

Bir çocuk tek başına keşfederek mi daha fazla öğrenir, yoksa başka çocuklarla tartışarak yanlış düşüncelerinin farkına varması mı bilişsel gelişimi daha fazla hızlandırır?

Piagetci araştırmalarda akranlar arasındaki bilişsel çatışmanın özellikle ilgi çekici olmasının nedeni de budur. Sosyal etkileşim yalnızca bilgi aktarımı değildir; çocuğun kendi düşüncesini başka bir kişinin düşüncesiyle karşılaştırmasını sağlar. Sosyal etkileşimin bilişsel büyümeye nasıl katkı sağlayabileceği üzerine erken araştırmalar da bu mekanizmaları incelemiştir.

5. Erkekler Analitik, Kadınlar Empatik mi? Bilim Bu Ayrımı Nasıl Değerlendiriyor?

Konuya cinsiyet perspektifini dahil etmek istiyorsak burada özellikle dikkatli olmak gerekiyor. “Erkekler veri odaklı ve analitiktir, kadınlar ise sosyal ve empatiktir” şeklindeki kategorik ifade, bilimsel bir gerçek olarak sunulamaz.

Bu tür farklılıkların bazı ölçümlerde ortalama düzeyde ortaya çıkabildiği araştırmalar vardır; fakat bireyler arasındaki dağılımlar büyük ölçüde örtüşür ve cinsiyet, tek başına bir kişinin bilişsel tarzını belirleyen yeterli bir değişken değildir.

Hyde’ın American Psychologist dergisinde yayımlanan ve 46 meta-analizi değerlendiren çalışması, kadınlar ve erkeklerin psikolojik değişkenlerin çoğunda birbirlerine sanıldığından daha fazla benzediğini savunan “gender similarities hypothesis” yaklaşımını ortaya koymuştur. Çalışma, cinsiyet farklarının yaşa ve ölçüm bağlamına göre değişebildiğini de vurgulamaktadır.

Daha sonraki bir metasentez de Hyde’ın bulgularını geniş biçimde değerlendirmiş ve kadınlarla erkekler arasındaki birçok psikolojik ölçümde benzerliklerin baskın olduğunu bildirmiştir.

Öte yandan empati konusunda bazı ölçümlerde kadınlar lehine ortalama farklar rapor edilmiştir. Örneğin 88.056 kişinin dahil edildiği büyük bir genom-geniş meta-analizinde, “Reading the Mind in the Eyes” testinde kadınların ortalama performansı erkeklerden daha yüksek bulunmuş ve etki büyüklüğü Cohen’s d = 0,21 olarak rapor edilmiştir. Bu küçük bir ortalama farktır ve bireysel düzeyde “kadın empatik, erkek değil” sonucunu desteklemez.
 
Üst